30 Ağustos 2013 Cuma

Yalnızlaştıramadıklarımızdan mısınız?

  Yalnızlığı var olduğumdan beri benimsedim. Fakat onu hep iki başlık altında inceledim.

  Ilki beyaz tertemiz bir yalnızlık. Kirlenmeye, kirletilmeye çok müsait bir yalnızlık. Rengarenk bir yalnızlığa çevrilebilecek bir yalnızlık. (Hoş bu yazıyı okuyorsan başlamıştır renkler oluşmaya. Fakat unutma tüm renkler üç ana renkten oluşur. Kırmızı, bu bizim rengimiz. Yeşil, özgürlüğümüz. Mavi, aklımızın mukayyeti.)
  Peki bu yalnızlık çeşitlerini benimsemek ya da bunları değiştirebilmek ne oranda mümkündür? Bunun cevabını ben veremem, fakat bulduğunda gözlerinden çıkan ışıklar benim gözlerimi kıstıracak cinsten olacak. Anlayabilirim. Zamanla tüm renkleri kaybetmek var artık. Kırmızı artık yok. Kırmızı tuborgu zaten hiç sevemedin.
  Renkleri kaybetmek mi yoksa birbirine karıştırmak mı daha iyidir peki? Hepsini karıştırdığında (yani ufuk çizgimiz kırmızı, drum tütünlerimiz yeşil, tırnakların arasına dolan et parçaları mavi olunca.) ortaya yine ikinci tür yalnızlığımız çıkacak. Peki bu şekilde neye varacaksın? Daha önce yaşadığın renkleri yaşamanın anlamı var mıdır? O renkler ile tekrar kirlenmeye değer mi?

  Ikincisi siyah kapkaranlık bir yalnızlık. Bu dokunulmazlığa sahip bir yalnızlık türüdür. Çünkü lekelenemez. Karartılabilecek bir boşluk yoktur artık. Kararan kararmıştır.
  Bu ikinci tür yalnızlığın üzerine biraz eğilmek istiyorum. Ne zamandır yaşıyorum bilmiyorum ama zamanımın büyük bölümü bu yalnızlığı kollamak ile geçti.(Ne yazık ki hala mutlak bir karanlığa ulaşabilmiş değilim. Kabul.) Defalarca renk yedim. Isırdım. Çiğnedim. Tükürdüm. Yemek boruma kaçanlar oldu, onları da kustum. Hiç olarak kustum. Insanlar bana "yok oluyorsun."  deyip durdu. Hayır ben "yok" olmadım. Ben hiç olamadı. Denedi. Olamadı. Size göre yok oldum. Bak bu kabul ama ben yok olmadım. Ben hep buradaydım.(gözlerimin altı en büyük görgü tanığım.) Tanıkların ifadesine başvurmadan önce kararların hepsi alınmış oluyor zaten. Yaşanan renklere yaşarken isim koymaya çalışırsan, o rengi yaşayamazsın üzgünüm. Biraz sindir. Siyahın üzerinde yer edebilecek kadar güçlü ise, yemeye devam edeceksin.(derimin altında akan kızıl nehri görmeliydin.) Cevaplara çok hızlı geçtim belki ama geçilmemiş cevaplarımız var bizim. Sorularının havada kaldığında tüm renklerin karışır.

  "Ikinci türüm ile bir noktaya gelmeyi başardık. Ilk altı ayda ben onu besledim, güçlendirdim. Içine ne atarsam atayım hemen kaptı. Renk ayırt etmedi. Üçüncü ayda konuşmaya çalıştı. Izin vermedim. Daha çok erken. Haplara mahkum bir hayat süremeyiz onunla. Bireysellikten çok uzak, bencil değil. Hep beni düşünüyor. Çok akıllı. Görebilseydin keşke. Son üç aydır o kadar büyüdü, güzelleşti ki. Insanlar ona bakamıyor bile, bulunan cevaplar yüzünden kör oluyorlar. Göz alıcı bir güzelliği var derler ya, bu hakikaten insanların gözlerini alıyor. O ışık hüzmesini bir ben kaldırabiliyorum.(belki bir de sen kaldırırsın.) Kaldıramadığı tek bir şey var; Renkler. Sen rengarenktin. Seni pek sevmez diye düşünüyorum, fakat kan bağınız malum. Geçen ay kardeşini katletti, ki yalnızca üç renkten oluşuyordu. Daha küçücüktü. Yaşamasına izin vermedi. Uygun bir ceza düşündüm. Bulamadım. Bu mektubu bu yüzden yazdım sana. Belki sen bilirsin. Sahip çıkmadın ama benim kadar sen de onun hayatında söz sahibi olmalısın. Onun için gerekli bu. Bilirsin kişilik problemleri aile sorunları ve aile bireylerinin eksik olması ile başlar. Sen eksiksin. Benim için de yoksun. Onun için de yoksun. Kimse için yoksun sen. Kardeşi ile resim yaparken yakaladım bir sefer onları, sana göndereceklermiş. Ikinci koskoca bir siyah çizmiş. Birinci ise gökkuşağı. Olmak istedikleri şeyler bunlarmış. "Onlar artık varlar. Değişim fırsatlarını kendilerinindir" dediğim anda gel gör ki ikinci kaldıramadı bunu. Katl'etti. Hiçbir şeye ihtiyacı olmaması gerekirken bu aralar yardıma muhtaç gibi davranıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. N'olur, yardım et."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder