17 Aralık 2013 Salı

Bir yol yaratmak üzerine.

durmayı denedim.
yol arayışından vazgeçtim.
ben durdum.
yollar devam etti.
gördüm ki yola devam etmek zorundasın.
ve uzun süre hangisinden gideceğime karar veremedim.
sonra biraz daha durdum.
gözümün önündekileri reddetmekten vazgeçtim.
ve bir gerçeği bulma yolu daha yarattım kendime.

yıllardır ilişkilerimiz ister istemez bir insan ile alakalı.
haliyle iki taraflı.
ben bir tarafım.
bakıyorsun.
ve gördüğün şey senin gözlerini alıyor.
kendini kaybetmek istiyorsun.
diyorsun ki; "boşluğa yaslanmaktan sırtım ağrıdı, e onun da ağrımış. neden birbirimize yaslanıp rahat etmeyelim?"
bu noktada kendini kaybediyorsun sayın homo sapiens.
fakat öbür taraf kendini kaybetmiyor.
sen kendince çırpınıyorsun.
zaten yıllardır koskoca bir boşluk içinde yaşıyorsun ve bu boşlukla mücadele etmeyi iyi kötü beceriyorsun.(hala hayattasın.)
fakat bu bahsettiğim gözlerinin kör olması hali(bu kesinlikle aşk değil) içinde bulunduğun boşluğun yapısını tamamiyle değiştiriyor.
ve sen buna alışamazsın.
üzgünüm.
alışamazsın.
çünkü bu dayanılmaz bir sızı sahibi olma hali.
hani için cız eder ya.
ne cız etmesi. içine tornavida sokmuş, çeviriyorlarmış gibi olur ya.
bununla her dakika yaşayamazsın.
-herkesin illa ki birine tornavida sokup, çevirmişliği vardır.-
ve zaman geçmemeye başlıyor.
özellikle gece geçmiyor. yine.
taraflar asla aynı durumda değil.
her ne kadar her şey aynıymış gibi gördüysen de.
hayır.
değil.

bir gece daha geçirmişken
bir şeyler oluyor!
çevrendeki insan yüzleri değişiyor.
sonra bir bakıyorsun üç gün önce tarafken
şimdi öbür tarafsın.
anlıyorsun ki hiçbir şey taraftan baktığın gibi değil.
kör olmuşsun yahu.
hiçbir zaman hiçbir şey bu kadar çekici olmamış.
ilgi-alaka düzeylerinizin arasında uçurum var.(ve sen o uçuruma düşmek üzereydin.)
sonra anlıyorsun her şey ne kadar basit.
değil.

gerçeği görmenin yolunu netleştirecek olursak
hikayeyi bir daha
ama
öbür taraftan
yaşamak.

bahsettiğim kesinlikle empati değil.
empatiye inanmam.
sebebi ise:
başka bir insanla yaşadığın şeyler ve olaylara bakış açın asla aynı olamaz.
asla aynı ayrıntılara takılamazsınız.
o yüzden kendini başkasının yerine koymak diye bir şey yok.
fakat sen bir tarafken öbür tarafı yaşarsan.
işte bu senin gözlerini açar.

ve yola devam edersin.

ya da anlattıklarımın hepsini siktir et.
görmezden gel.
ve atla aranızdaki şu uçurumdan.


14 Aralık 2013 Cumartesi

seni izlemek için, göz kapaklarımı jiletle kestim.

evdeki askıların paltosuzluğu içine dert olurdu bazen.
sen oraya paltomu asmamı beklerken,
ben oraya gömleğimi ve onurumu asardım.
bu senin için sadece basit bir asma operasyonuydu.
fakat unutma hiçbir asma operasyonu basit değildir.

benim evimde hiç askı yok.
ev denilmez aslında. otuzbeş metrekare hazımsızlık.
herhangi bir şehrin herhangi bir mahallesindeki otel odasından farksız.
burası benim evim. değil.

her sabah uyanıyorum.
ve her sabah haymatlos gibi hissediyorum.
diyorum ki "saçları ağzıma dolanmış olsa uyandığımda, ne olur?"
sonra diyorum ki "şuan onun saçları değil, kendi bıyıkların var ağzında. ve hatırla.
onun o kadar saçı yok ki."


30 Ağustos 2013 Cuma

Yalnızlaştıramadıklarımızdan mısınız?

  Yalnızlığı var olduğumdan beri benimsedim. Fakat onu hep iki başlık altında inceledim.

  Ilki beyaz tertemiz bir yalnızlık. Kirlenmeye, kirletilmeye çok müsait bir yalnızlık. Rengarenk bir yalnızlığa çevrilebilecek bir yalnızlık. (Hoş bu yazıyı okuyorsan başlamıştır renkler oluşmaya. Fakat unutma tüm renkler üç ana renkten oluşur. Kırmızı, bu bizim rengimiz. Yeşil, özgürlüğümüz. Mavi, aklımızın mukayyeti.)
  Peki bu yalnızlık çeşitlerini benimsemek ya da bunları değiştirebilmek ne oranda mümkündür? Bunun cevabını ben veremem, fakat bulduğunda gözlerinden çıkan ışıklar benim gözlerimi kıstıracak cinsten olacak. Anlayabilirim. Zamanla tüm renkleri kaybetmek var artık. Kırmızı artık yok. Kırmızı tuborgu zaten hiç sevemedin.
  Renkleri kaybetmek mi yoksa birbirine karıştırmak mı daha iyidir peki? Hepsini karıştırdığında (yani ufuk çizgimiz kırmızı, drum tütünlerimiz yeşil, tırnakların arasına dolan et parçaları mavi olunca.) ortaya yine ikinci tür yalnızlığımız çıkacak. Peki bu şekilde neye varacaksın? Daha önce yaşadığın renkleri yaşamanın anlamı var mıdır? O renkler ile tekrar kirlenmeye değer mi?

  Ikincisi siyah kapkaranlık bir yalnızlık. Bu dokunulmazlığa sahip bir yalnızlık türüdür. Çünkü lekelenemez. Karartılabilecek bir boşluk yoktur artık. Kararan kararmıştır.
  Bu ikinci tür yalnızlığın üzerine biraz eğilmek istiyorum. Ne zamandır yaşıyorum bilmiyorum ama zamanımın büyük bölümü bu yalnızlığı kollamak ile geçti.(Ne yazık ki hala mutlak bir karanlığa ulaşabilmiş değilim. Kabul.) Defalarca renk yedim. Isırdım. Çiğnedim. Tükürdüm. Yemek boruma kaçanlar oldu, onları da kustum. Hiç olarak kustum. Insanlar bana "yok oluyorsun."  deyip durdu. Hayır ben "yok" olmadım. Ben hiç olamadı. Denedi. Olamadı. Size göre yok oldum. Bak bu kabul ama ben yok olmadım. Ben hep buradaydım.(gözlerimin altı en büyük görgü tanığım.) Tanıkların ifadesine başvurmadan önce kararların hepsi alınmış oluyor zaten. Yaşanan renklere yaşarken isim koymaya çalışırsan, o rengi yaşayamazsın üzgünüm. Biraz sindir. Siyahın üzerinde yer edebilecek kadar güçlü ise, yemeye devam edeceksin.(derimin altında akan kızıl nehri görmeliydin.) Cevaplara çok hızlı geçtim belki ama geçilmemiş cevaplarımız var bizim. Sorularının havada kaldığında tüm renklerin karışır.

  "Ikinci türüm ile bir noktaya gelmeyi başardık. Ilk altı ayda ben onu besledim, güçlendirdim. Içine ne atarsam atayım hemen kaptı. Renk ayırt etmedi. Üçüncü ayda konuşmaya çalıştı. Izin vermedim. Daha çok erken. Haplara mahkum bir hayat süremeyiz onunla. Bireysellikten çok uzak, bencil değil. Hep beni düşünüyor. Çok akıllı. Görebilseydin keşke. Son üç aydır o kadar büyüdü, güzelleşti ki. Insanlar ona bakamıyor bile, bulunan cevaplar yüzünden kör oluyorlar. Göz alıcı bir güzelliği var derler ya, bu hakikaten insanların gözlerini alıyor. O ışık hüzmesini bir ben kaldırabiliyorum.(belki bir de sen kaldırırsın.) Kaldıramadığı tek bir şey var; Renkler. Sen rengarenktin. Seni pek sevmez diye düşünüyorum, fakat kan bağınız malum. Geçen ay kardeşini katletti, ki yalnızca üç renkten oluşuyordu. Daha küçücüktü. Yaşamasına izin vermedi. Uygun bir ceza düşündüm. Bulamadım. Bu mektubu bu yüzden yazdım sana. Belki sen bilirsin. Sahip çıkmadın ama benim kadar sen de onun hayatında söz sahibi olmalısın. Onun için gerekli bu. Bilirsin kişilik problemleri aile sorunları ve aile bireylerinin eksik olması ile başlar. Sen eksiksin. Benim için de yoksun. Onun için de yoksun. Kimse için yoksun sen. Kardeşi ile resim yaparken yakaladım bir sefer onları, sana göndereceklermiş. Ikinci koskoca bir siyah çizmiş. Birinci ise gökkuşağı. Olmak istedikleri şeyler bunlarmış. "Onlar artık varlar. Değişim fırsatlarını kendilerinindir" dediğim anda gel gör ki ikinci kaldıramadı bunu. Katl'etti. Hiçbir şeye ihtiyacı olmaması gerekirken bu aralar yardıma muhtaç gibi davranıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. N'olur, yardım et."

24 Ağustos 2013 Cumartesi

Canım yine rakı çekti


"kızmaz, sövmezseniz sizlere biraz da kendi aşkımdan söz etmek istiyorum.

o günlerde yani benim hem köy öğretmeni olarak çalıştığım, hem sosyalizmi savunup, hem de rakı parasını çıkarabilmek için gerçek bir proleter olarak yağlıboyacılık yaptığım, hem de bir kültür emekçisi olarak arkadaşlarımla tiyatro gösterileri düzenlediğimiz günlerden birinde öğretmen arkadaşlarımla buluşup gece yarılarına kadar prafa oynadığımız kahvehaneye gittim. ihsan öğretmen her zaman en erkencimiz olurdu. biz, yani prafa ekibinin diğer iki elemanı evli olduğumuzdan, evden dışarıya çıkarken eşlerimizle hemen her zaman sıkı bir meydan savaşı yapıp onu kazandıktan sonra, sokakta hemen herşeye küfredip gecikmiş olarak gelirdik kahvehaneye.

ama ilginçtir, o gün bir meydan savaşına gerek kalmadan çıkmıştım evden. herhalde eşim bıkmıştı bu savaşlardan. çünkü ne olursa, nasıl olursa olsun sonuçta ben kazanıyordum. o da bağırmasıyla, yükselmiş tansiyonuyla kalıyordu kapının önünde.
neşeliydim. kahvehaneye de neşeli girdim. ihsan öğretmen köşedeki masamızda yalnız ve hüzünlü oturuyordu. selam verdim, ağzının ucuyla aldı selamımı.

"ne o, üzüntülü görünüyorsun" dedim.
"öyle" dedi sertçe.
"ne oldu?"
"hiç."
"aşık mısın, a canım?"
içini çekti, gözleri daldı uzaklara "nerede o günleeerr?!" dedi, nefesini boşaltırken. "tohuma kaçtık, erzincan'da bize aşık olabilecek birini bulamadık."
"adresini ver, ithal edelim başka kentlerden."
"dalga geçme" dedi, "zaten canım burnumda."
"iyi de, neden, a gülüm?"
"cumhurbaşkanı zeki müren'i dinleyerek altınbaş rakısı içmiş."
güldüm. hani tanımasam manyak bu adam diyeceğim. "sana ne bundan" dedim. "adam cumhurbaşkanı. içer de dinler de."
"nasıl bana ne be" diye bağırdı ihsan öğretmen. "yalnızım, sevgilim yok, canım sıkılıyor, rakı içmek istiyorum, param yok. zeki abimizi dinlemeyi seviyorum ve bu güne kadar hiç altınbaş rakısı içmedim."
kahkahayı patlattım ve sandalyemi azıcık uzaklaştırdım masadan. "ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider sıçmaya" derler bizim erzincan'da böylelerine.
"gülme lan, tepelerim bak..."
"boşver tepelemeyi de gel prafa oynayalım, geçer" dedim.
"tükürürüm prafasına da kapiğine de. rakı içmek istiyorum, anlamıyor musun?"
"git iç o zaman."
"param yok."
"kaç lira var cebinde?"
"yedibuçuk."
"kaç lira bu altınbaş rakısı?"
"ne bileyim ben, on mu onbeş mi?"
"çühüşşş... biz bir günde kazanamıyoruz bunca parayı be."
"öyle işte..."

suratı patlamadan önce kararan bulutlara benzedi ihsan'ın. derin derin içini çekti, öksüz çocuklar gibi. cebimde yirmi liram, ay başına da daha on gün var. biraz düşündüm, ihsan'a baktım, parmakları masanın üstünde trampet çalıyor.
"şimdi sen altınbaş rakısı içmek istiyorsun, öyle mi" diye sordum.
"bir de zeki abimi dinlemek" dedi.
"kalk, yürü" diyerek sandalyeden kalktım.
"paran var mı" dedi gözlerinde şimşekler çakarken.
"yirmi liram var, yeter bize."

bozuldu yine, gözlerindeki ışıklar gazı bitmiş lamba gibi ağır ağır söndü, "sokakta içeriz o zaman rakıyı, zeki abimizi de dinleyemeyiz" diye mırıldandı.
"sokakta içmeyeceğiz oğulcuğum" dedim, "merdivenaltı'na gideriz, sahanda iki de yumurta yaptırdık mıydı yeter bize."
aybaşlarında köylerden gelen birkaç arkadaşla birlikte alışverişimizi yapar, eşyalarımızı buğday meydanı'nında herkesin adresi görevini de yapan bakkallardan birine bırakır, kahvehanede biraz prafa oynadıktan sonra hava kararınca "merdivenaltı" dediğimiz lokantaya içmeye gider, eşlerimiz köylerde kaldıkları için kimse bize "içeceğinize eve iki kilo daha fazla et getirsenize, gidemezsin, içemezsin" diyemez, bir günün dırıltısız, vırıltısız beyliğinin tadını çıkarmaya bakardık.

merdivenaltı'nın sahibi şişko, gözleri şişten kapanmış, yüzü sevimli mi sevimli, bir çuval bıyığı olan, dili baldan tatlı, yaşlı bir bektaşi'ydi. adını ne biz sorduk, ne de o söyledi. onun adı benim için hâlâ; "amca."
amca bizi görünce ayağa fırlar, "ohhoo... yine muallimlerim teşrif buyurdular" diye bağırır, tüm müşterilerin bize bakmasına neden olurdu. "başımın taçları, gözümün nurları, gönlümün sultanları, hoş gelmiş sefalar getirmişler" diyerek bizleri masaya oturturken garsona "donat oğlum masayı, bekletme muallimlerimi" diye emreder, bizimle birlikte otururdu masaya amca.

donanırdı masa hemencecik. önce herşeyin tadına amca bakardı. kavun taze mi, ekşimiş mi, tatlı mı, kelek mi, beyaz peynir yeterince taze ve yağlı mı, salatanın tuzu, limonu, yağı yerinde mi, yanında ek olarak limon dilimleri var mı, cacık ne kadar sarmısaklı, ne kadar tuzlu, turşu tam dönmüş mü, acısı yerinde mi, kebaplar iyi kızarmış mı, maden suyu yeterince soğuk mu ve rakı, en önemlisi rakı kesilmiş mi yoksa diri mi, kontrol eder, önce bizim kadehlerimizi doldurur, sonra kendine doldurduğu kadehi kaldırıp "diliniz tatlı, muhabbetiniz şen, gönlünüz hoş olsun" diyerek yudumlardı rakısını.
ikide bir "dilinize kurban, gözünüzün ışığına hayran, ne tatlı şey okumuşla söyleşmek ya yaradan" deyip rakıyı içerken hayyam'dan, şair eşref'ten, neyzen'den dörtlükler okur, hepimizi neşeye boğardı.

bir akşam müşterilerden biri rakıyı fazla kaçırıp, hesabı öderken biraz diklenecek olmuştu da, adamdan beşkuruş almadan kapının önüne çekmiş, hayyam'ın "önce kendine gel, sonra meyhaneye/ çiğ isen git başka yerde eğlenmeye" dizelerini bağıra bağıra okuduktan sonra kovmuştu onu.
"rezil oluruz amca'ya" dedi ihsan öğretmen, "yirmiyedibuçuk lira ile rakı içilir mi orada?"
"içilir ve de hiç rezil olmayız. rakıyı bakkaldan alırız. amca'nın kızacağını sanmıyorum, bizi tanıyor nasıl olsa."
"o daha kötü ya. tanımasa belki bir cahillik ettiler, içkili lokantaya ellerinde rakı şişesiyle girdiler, der affederdi."
"oğlum, ihsancığım, ulan manyak herif, rakı içmek istiyorsun, haydi diyoruz nazlanıyorsun. ayın sonundayız, amca da bilir bizim züğürt davulu çaldığımızı. anlar bizi, onun gönlü geniştir. hem kızsa ne yazar, en fazlasından hayyam'dan bir dörtlükte bizim için okur, o kadar. kalk haydi attırma tepemin tasını."
ihsan öğretmen gönülsüz kalktı yerinden. kahvehaneden çıkarken kahveci rüstem "prafa yok mu hocalar" diye sorunca ihsan "yok" dedi, "zeki var bugün."
rüstem arkamızdan aval aval bakarken, ihsan insanı deli etmeye yetecek kadar kötü sesiyle bir şarkıya başladı:
"senden uzak günlerim, zindan oluyooorrr."

bakkaldan bir şişe otuzbeşlik altınbaş rakısı alıp merdivenaltı'na girince beni derin bir korku aldı. henüz masalar tam dolmamıştı, kapının yanında, bizim her zaman oturduğumuz masa da boştu. amca masasında oturmuş uyukluyor gibiydi. ama bizi gördü nasılsa, yine başladı esprilerini döktürmeye ve tam "donat oğlum masayı" diyecekken "amca, bize sahanda iki yumurta yaptırır mısın" diyerek hevesini kursağına tıkadım ve yekinmesine fırsat vermeden "bir şişe de maden suyu rica edeceğim" dedim.

amca hiç bir şey söylemeden, başını sallaya sallaya isteklerimizi söyledi garsona. garson önce maden suyunu getirdi. masanın üzerindeki bardaklardan ikisine madensuyunu doldurduktan sonra ceketimin iç cebinde duran rakı şişesini çıkarıp masanın altında tuttum. o sırada ihsan "zeki müren'in bir plağını koyar mısın pikaba" dedi garsona.

rakı şişesi masanın altında elimi yakan bir top ateş gibi, bir türlü yukarıya çıkaramıyorum. ihsan kaşıyla gözüyle işaret edip, şarkının ilk sözleriyle ilk yudumu almak istediğini anlatmaya çalışıyordu. "ne olursa olsun" diyerek şişeyi açıp doldurdum öteki bardakları. biz rakıyı susuz içenlerdeniz a canlarım, söylemeyi unuttum.

amcayı göremiyordum, ama sırtım ona dönük olduğu halde, sırtımdan aşağıya inen ter damlalarında onun şaşkın, soran bakışlarını hissediyordum. garson önce "bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım istanbul'un" şarkısının plağını koydu pikaba, sonra sahanda yumurtayı getirip alay edercesine bıraktı masanın ortasına. "iki yumurta, iki çatal, bol ekmek... muallimler... altınbaş rakısı dışarıdan alınmış... ayıp be, insan içkili lokantaya elinde rakı şişesiyle gelir mi" dercesine konulmuştu yumurta sahanı masaya. utansan ne, utanmasan ne? ok yaydan çıktı bir kere.

"haydi yarasın" dedim ihsan'a, dolu dolu birer yudum aldık rakılarımızdan, üstüne birer yudum maden suyu ve bandık yumurtaya ekmeği. severim sahanda tereyağlı yumurtayı, hele bir de içine kavurma konulmuşsa, yeme de koynunda besle.
o sırada amca dikildi tepemize,"ne iş hocalar" dedi homurdanırcasına.

"hiç" dedim, amca'nın gözlerine bakmadan, "ihsan'ın bir derdi vardı da..."
"onu sormadım" dedi, "yumurta, altınbaş, zeki müren... ne iş?"
"cumhurbaşkanı" dedim, ihsan'a yardım istercesine bakarak.
"ne olmuş cumhurbaşkanına" diye sordu amca merakla.
"ne olsun be amca" dedim, "sayın cumhurbaşkanımız cevdet sunay zeki müren'i dinleyerek altınbaş rakısı içmiş. ihsan'ın da canı çekmiş, ay sonu malum, para da yok... işte hal bu. ister söv ister kov."
"garsoon! bak lan bu masaya oğlum" diye bağırdı amca, yüreğim ağzıma geldi. herkesin bize baktığını görmesem de gözüm gibi biliyorum, bakıyorlar. onların masalarının üzerleri, pantolonlarının cepleri dolu. kebaplar, mezeler... deste deste onluklar... belki de gülüyorlar halimize. ister misin amca da kovsun bizi şimdi. o zaman ihsan da ben de kesinlikle intihar ederiz.
garson yanımızda dikilince amca "kaldır ulan şu yumurtayı bu masadan" diye gürledi. "ulan rakıya karşı ayıp be. yapılır mı bu rakıya? donat şu masayı. getir bir büyük altınbaş. bu gece sadece zeki müren çalacaksın tamam mı? başka istek yok. acılı olsun adanalar. önce sıcak sıcak birer porsiyon. baktın bitti, söyletmeden tazele. cumhurbaşkanıymış... altınbaş içip zeki'yi dinlemişmiş... kim yetiştirdi ulan onu? muallimler değil mi? o kebap yiyecek, muallimler yumurta. allaha reva mı bu be. kaldır şunu."

garson ecinni görmüş molla gibi koşturdu, anında donandı masa. bizde bir keyif bir keyif, ağzımız ensemizde. ilk dolu yudumlar da etkisini gösterdi ya, utanma falan yok artık. paraymış, pulmuş, kime ne? en fazlasından borca yazar, aybaşında öderiz, olur biter.
amca hızlı girdi rakıya. hem anlatıyor hem de "haydi fondip" deyip son damlasına kadar içiyor bardaktaki rakısını. biz de koşuyoruz arkasından. ağzını, pos bıyıklarını sildikten, biraz kebap aldıktan sonra "demek altınbaş içti cumhurbaşkanı öyle mi" diye homurdandı ve girişti şiire.
"kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler
kimi alçak, kimi deyyus, kimi hırsız dediler
künyeni almak için partiye ettim telefon
bizdeki kayda göre o şimdi mebus dediler"
"hey ağzını yediğimin eşref'i hey" diye bağırdı amca, ben şiir diye buna derim işte. şimdi söyleyin bakayım, kimmiş cumhur? kim lan?"
"kim lan" diye sordum ihsan'a. bize aldırdığı yok onun. zeki'yi de altınbaş'la birlikte içiyor o. bizim getirdiğimiz ufak şişe biteli çok oldu, amca'nın söylediği büyüğün yarısındayız. kebaplar tazelendi, meze gırla... amca'nın bütün heyheyleri üstünde:
"kim ulan cumhurbaşkanı? altınbaş içmiş miş de, zeki'yi dinlemiş miş de. benim muallimlerime sahanda iki yumurta öyle mi? adalet bu mu lan? oku be hocam şu şiirini. tanısın alem bizi."
o günlerde biri bana "şu şiirini okusana" dediği zaman hiç nazlanmıyordum. kolay mı, kitabı bile olmayan bir ozan olarak millet benim şiirlerimi dinlemek istiyordu. bir de nazlanacak mıydım? bardağımdaki rakıyı bir yudumda bitirip, ağzıma biraz turşu attım ve okumaya başladım:
"
ben sarmısaklısını severim aşkın, bol yoğurtlu
üzerine nane dökülsün isterim, biraz da zeytinyağı
ince doğransın hıyarlar, öyle tohumluk olmasın
yanında rakı olsun isterim, hilesiz, hurdasız
bir de maden suyu kaynağı
yazları buzlusu iyidir aşkın, baş ağrıtmaz
iğrenirim sulusundan, boz olur
ben aşkın sadesini severim
ben aşkın yanında turşu isterim
asitsiz, mide yakmayan
her tür sebze olsun içinde, sağlıktır
bir de kokmasın isterim, leş gibi
erisin ağzımda kendi halinde
tatlı dillisini severim aşkın
güler yüzlüsünü
saatlerce konuşsun
sövmesin ona buna, ağlamasın
gülsün ağız dolusu, sahte olmasın
biraz çakırkeyf olsun sevdayla
dost olsun, doldursun yüreğimi.
ben aşkın biraz da suskununu severim
rakı gibi dursun şişede, yüreğimi dağlasın
çevirsin beynimi değirmen taşı gibi
yel olsun serinletsin
bir de türkü olsun, sevinçli ve acıklı
sarsın bedenimi giydiğim giysi gibi
el olmasın ben olsun, o olayım gönüllü
yolda salınarak, sallanarak yürüsün
doğru olsun isterim, kendi halinde
örtmesin ayıbını boya ve allık ile
ben aşkı kendi kokusuyla isterim
elle tutulur, gözle görünür olsun
dokunmak isterim her saniye
tuttuğum bardak gibi
ben aşkı canlı isterim, yaşayan
ben aşkı kendimce isterim, elalem için değil
herkes bilir, ben yine de diyeyim
herkesin aşkı benzer kendine
aşkım ben gibi olsun, içtiğim rakı gibi."

"heeyyyt! dilini seveyim hocam benim, aşkın şerefine, haydi fondip. kim ulan cumhur, aşkı bilir mi aşkı?"
zaman rakıyla birlikte içilip tüketildi. geceyarısı, ama kimse ayırdında değil bunun. tüm müşteriler gitti. ikinci büyük altınbaş rakısı da bitti bitecek. üçümüz de tam anlamıyla leylayız ve zeki ağabeyimiz "leyla bir özge candır" şarkısını söylüyor, ki mezenin piri.
o sırada kapı açıldı, yenişehir karakolunun komiserinin göbeği girdi önce içeriye, sonra koskocaman burnu. geldi, masanın yanında durdu o koca gövde. "afiyet olsun" dedi kaba bir ses, "kapatmamışsınız."
"kapatmadık" dedi amca kabadayıca, "kapatmalı mıydık?"
"yok yok" dedi komiser aceleyle, "şansım varmış, iki tek de ben atayım diyordum."
"bardak getir oğlum" dedi amca garsona, "bak ne yiyor abin."
"ben şöyle ayrı otursam" dedi komiser, ikircikli.
"niye" dedi amca, "keyfini mi kaçırırız bizimle oturursan? muallim bunlar, muallim be. gözümüzün nurları, gönlümüzün vefaları be..."
"rahatsız etmeyeyim demiştim de" diye kekeledi komiser.
"kim, kim rahatsız olacak? öyle mi hocalarım? olur muyuz rahatsız? bizi kul rahatsız etmez komiser bey, hüda da rakı sofrasına gelmez. neye rahatsız olalım o zaman?"

gerçekte ben rahatsız olmuştum bile. daha bir ay kadar önce boyamıştık yenişehir karakolunu babamla. komiser beni de babamı da tanıyor. hatta babamın kulağına "senin oğlanın solcu olduğu söyleniyor, söyle uğraşmasın böyle işlerle" demişti de babam iki gün boyunca küfretmişti evde adamın arkasından ve içip içip "sana ne lan, sana mı kaldı oğlumun solculuğu? boya parasının tamamını vermemek için böyle yaptı deyyus" demişti.
rahatsız oldum olmasına ya, masa amca'nın masası. o varken bize söz düşmez. düdük onun elinde, istediğini davet eder, istemediğini kovar, kime ne? ihsan zaten hem var hem yok masada. şarkı değişeli çok oluyor, ama o hâlâ "leylaaa" diyerek yırtınıyor.
komiser oturdu sandalyeye. ilk kadehi fondipledi. o sırada amca garsona bağırdı: "ne oldu lan müzik? nerede zeki abimiz? kim lan cumhur ha, kim? ne demiş hocalarım şair eşref, ne demiş? nedir bu velvele, nedir bu mahşer / mülk-ü bekaratı yıkan yıkana / maslahat-ı kavramış evlad-ı beşer / nerde bir delik var sokan sokana."

komiser şaşkın şaşkın baktı amca'ya ama sesini çıkarmadı.
"o altınbaş içer de biz içemez miyiz" diyerek üsteledi amca, komisere bakarak.
"içeriz elbet" dedi komiser.
"içeriz" dedi amca, "zeki'yi de dinleriz, kime ne ulan?"
"öyle ya, kime ne" dedi komiser, alttan alırcasına. ilk dolu bardaktan sonra burnunun ucu kızarmıştı bile. hızla gelen ikinci ve üçüncü kadehlerden sonra o da "kime lan" dedi aniden, "kim lan cumhur? içeriz be!"
amca ağız dolusu güldü. "senin yaratıcına kurban olayım rakı" dedi, "insanın ruhunu okuyorsun be."
garson ve aşçı durmuş bizi seyrediyorlardı. amca kebap söyledi yeniden, sonra da "gelin oturun ulan" dedi ikisine, "biz sosyalistiz! ayrı gayrı yok bizde. kim kul, kim allah, kim lan cumhur? ağzını yiyim cumhurbaşkanının."
"ben de" dedi komiser, "ağzını yiyim be!"
ihsan hâlâ leyla'da geziniyor. başım fır fır dönüyor. garsonla aşçı da çabuk girdiler havaya, hep birden bağrışıyoruz:
"kim lan cumhur?"
eve nasıl, ne zaman, ne ile geldiğimi bilmiyordum. eşimle burun buruna gelince "kim lan cumhur" diye bağırdım. eşim beni kapıdan içeriye çekerken "yine rezil ettin bizi elaleme" dedi, "artık beyimizi polis arabalarıyla getiriyorlar evine. bağırma, ne bağırıyorsun? şimdi gelip götürecekler yine."
"kim lan polis" diye bağırdım, "kim lan alem? altınbaş içer mi bu alem dediğin, zeki abimizi dinler mi? niye rezil oluyor elalem bize? kim cumhur ulan, kim rezil?"

ya, işte böyle sevgili canlarım, işte rakı. işte benim biricik aşkım. sonradan başımdan geçecek binbir türlü aklı, karalı sevdada hep başrolü oynayacak sevimli, huysuz, yaramaz, haspa. ona öylesine aşık oldum ki yaşamımda binlerce öyküsü var. ama bu sözlere bakıp da sakın benim bir akşamcı, ya da alkolik olduğum yargısına varmayın, yanılırsınız. her gece her gece sevgilisiyle ilişkiye girmez insan. tadı tuzu olmaz bunun, sevgiyi, sevgiliyi yıpratır sonra. rakı da öyle; öpmesini bileceksin, sevmesini bileceksin, kucakladığın zaman kucağını dolduracak, ısıtacak yüreğini, mutlu edecek, uçacaksın, ağız dolusu güleceksin, şarkıları, türküleri, mutluluk naralarını dizeceksin ardarda. sonra sarılıp yatacaksın ona. ne ihanet eder insana, ne de insanın ihanetini affeder rakı. bir çarpar ihanet edene, cin çarpmıştan betere çevirir, ecinniye ferman okutturur.
hem sonra rakı yüzünden bu güne kadar ne savaş çıktı, ne irak'a sefer düzenlendi, ne de borsalar çöktü, değil mi? hergün herhangi bir biçimde ortalarda görünse de o, hakiki, alçak gönüllü bir sanatçı olarak rolünü oynuyor. öyle orasını burasını açan ve paparazzileri peşinden koşturan üzüm sıkması şaraplara, yani baldırbacak sanatçılara benzer bir hali de yok rakının.
yar o, yar!
kim görmüş onun bugüne kadar clinton'un oval ofis'ine girdiğini? tamam, biliyoruz, durmaz şişede durduğu gibi her zaman, ama öyle ofislere mofislere de düşmez rakı.
kim ofis be, kim clinton?
haydi fondip! yarasın.
kim ulan cumhur?

a. kadir konuk"

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Bekle-yor-uz.

Bir saat beklerim. Bugün üç saat bekledim. Biri sağ kolumda, biri sol kolumda, birinin pili bitmiş, diğeri geri kalmış, oturdum bekledim.

Ayakta kaldım üç saat on beş dakika bekledim. Biri sağ kolumda, biri sol kolumda, biri durağın duvarında, bir uyuşukluk bacağımda, bekledim.

Bekledim beş dakika, bir on beş dakika daha, yine bir saat bekledim. Çıkardım o saatleri, sabaha karşı dördü beşi, çıkardım beş dakika daha.

Akşam olunca çıkardım geceye ekledim bir saat, bir saat on beş dakika daha, baktım ne kaldıysa ekledim, oturdum bekledim.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Mourning Air

Her sabah aynı bok. 
Uyan. 
Başucundan bir sigara çek. 
Çakmağı bulduğun gibi yak. 
Telefona bak. 
Kimler aramış. 
Sonra geri dönme. 
Kalk sonra. 
Mutfağa git. 
Dolaba bak. 
Kaşar, sucuk, patates, bira ve tost ekmeğinden başka şey bulama. 
Evinin karşısında fırın olsun. 
Zor gelsin. 
Fritözün çıkarttığın metal iskeletini ocağa koy. 
Içinde zaten yağ var. 
Yağ yok zaten. 
Sanayağla kızartma mı yapılır?
Ocağın altını aç. 
Bekle. 
Bir sigara daha yak. 
Beklerken hep sigara yakılır zaten. 
Dök patatesleri. 
Bekle. 
Ama bu sefer sigara yakma. 
Aç karna o kadar sigara içilmezmiş. 
Büyükler öyle dediler. 
Anime aç sonra. 
Al patatesleri. 
Otur. 
Uzat bacaklarını masaya. 
Ye. 
Izle. 
Bitti mi? 
Saate bak. 
Onyedi onbir. 
Birazdan akşam olacak zaten. 
Çıkıp napıcam de. 
Bir sigara daha yak. 
Dolabın üzerinden iki shot viski iç. 
Çikolata ye. 
Kitabını aç. 
Kafan kırılır birazdan. 
Beklemediğin şeylerin olmasını bekle. 
Bekle. 
Sigara yak.
Beklerken hep sigara iç. 
Olmasın. 
Bekle. 
Sigaradan. 
Kusana kadar bekle. 

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Satürn

Yıldız tozu, bulaş üstüme 
Etraf dağınık, her yer gezegen 
Kafama çarpan her meteor yaratır 
Karadelik ve sonsuz migren 
Plasentadan ilk düşen 
Ölümsüz olduğu için yok olsa 
Plüton kadar yokum. 
Kardeşimin gölgesi, ekinoksca kadavra 
Buradan çok küçüksün artık 
Göremediğim sığ atmosfersin 
Magmanın altında kalsan 
Üstün enkaz, Eyfel Kulesi 
Bana bir balinanın ağzından anlat her şeyi 
Gibi tanrın kaldırma kuvveti 
Uçan insanın tanrısı, yer çekimi 
Yok olun! 
Aldığınız tüm nefesi tutup 
Okyanusa kaçın 
Kıtalar parçası puzzleın 
Yine de 
O kentin üstüne yağamıyorum 
Yavaşça 
Satürnün halkası tüm galaksinin boynuna tasma 
Sanki bir cenin intiharın eşiğindeyken 
Doğar krallar 
Belki de 
Sadece yürümeliyim 
Ta Orion'a dek 
Cebimde 
Üç ışık yılı önceden kalan 
Dokunulmamış zaman gibi soğuk bir renk 
Yelkovanı kırın, geri dönmek istiyorum. 
Nefes alır gibi, sadece yok olmak istiyorum.

ağçk.

21 Mayıs 2013 Salı

Karbon

  Gece nasıl yalnız kaldığında kendin oluyorsan, ne kadar kaçmıyorsan kendinden; toplum içinde arkadaşlarınlayken de o kadar saçmalama hakkına sahipsin. Değilsen, olmalısın. En nihayetinde hiçbirimiz Gregor Samsa değiliz. 
  Sana eşlik eden şey ağlamaksa, bana eşlik eden şey Low'un I Could Live in Hope albümüdür. Bu saatte kimseyle paylaşılamayacak kadar özeldir. Belki söylerim sana, dinlersin. Ama asla düşündüğümüz şeyler bir olamaz. Kar gibi. Dışarıdan bakınca hepsi aynı ama aynı zamanda her biri eşsiz. Yaşadığımız zaman boyunca mikroskop altına yatırabildiklerimizse çok sınırlı. -erimeden- Tanıdığını zannettiğin her insan eşsiz. Fakat karbon-6 atomu gibi, dizilişine göre biri biliğimiz kalem ucu -grafit- diğeri ise insanların uğrunda insanları öldürdüğü elmas. Anlayabileceğin gibi, yapıtaşını bilerek bir şeyi tanıyor olamazsın. Zamanla neyin nereye oturduğunu çözersen "Ben bunu biliyorum!" deme hakkına sahipsin. Tabii bildiğin şey sana kendini öyle göstermek istememişse veya sen grafitin elmas olduğuna inanmak istememişsen. 
  Eğer karbon-14'sen tehlikelisindir. İnsanlar seni kurşun kutular içinde saklar. En nihayetinde biraz Gregor Samsa olursun. 

12 Mayıs 2013 Pazar

Iki.

Istediğimizde yalnızca ölebiliyoruz. 
Şansın şakağa değdiği yerden paralel bir hayata dik indirip tepedeki müzmin hayaleti iki eşit parçaya bölüyoruz.
Iki kenarı ikiz üçgenler gibi kollarımız genelde aynı boyda. 
Eğer titremiyorsa hala elim, her şeyi ikiye böleceğim. 
Eminim. 
Ikiye. 
Sesliye ve sessize. 
Deliye ve dilsize. 
Istediğimizde yapabildiğimiz tek şey ölmek.
Onu da hastalıklar elimizden aldı. 
Boş bir evin hayaleti gibi ölüme değecek bir şeyler aramak.  
Boş bir evin hayaleti gibi gelmeyen konukların yüzlerindeki vaziyeti araklamak. 
Bir tepenin zirvesindeyim. 
Takriben dörtyüz metre. 
Ikiye bölünüyorum burada. 
Bundan da eminim. 


24 Nisan 2013 Çarşamba

Gerçek - Yalan Paradoksu Üzerine

  Bana kimse inanmayacak ama eğer gerçek diye bir şey varsa onu kimse tarafından inanılmamasından tanıyabilirsin.
  Söylemeye çalıştığım şey; yalancı kişi doğruya doğruyu arayan ya da doğruyu isteyen kişilerden daha yakındır. Gerçek; gerçekten söz eder ama aynı zamanda ondan korkar. Yalancı; Gerçeği bilir ve onun sıkıntısını çeker ardından onu değiştirmeye çalışır.
  Velhasıl doğrusunu bilmeden yalan söyleyemezsin.

Fitter, happier.


fitter, happier 
more productive
comfortable
not drinking too much
regular exercise at the gym (3 days a week)
getting on better with your associate employee contemporaries
at ease
eating well (no more microwave dinners and saturated fats)
a patient better driver
a safer car (baby smiling in back seat)
sleeping well (no bad dreams)
no paranoia
careful to all animals (never washing spiders down the plughole)
keep in contact with old friends (enjoy a drink now and then)
will frequently check credit at (moral) bank (hole in wall)
favours for favours
fond but not in love
charity standing orders
on sundays ring road supermarket
(no killing moths or putting boiling water on the ants)
car wash (also on sundays)
no longer afraid of the dark
or midday shadows
nothing so ridiculously teenage and desperate
nothing so childish
at a better pace
slower and more calculated
no chance of escape
now self-employed
concerned (but powerless)
an empowered and informed member of society (pragmatism not idealism)
will not cry in public
less chance of illness
tires that grip in the wet (shot of baby strapped in back seat)
a good memory
still cries at a good film
still kisses with saliva
no longer empty and frantic
like a cat
tied to a stick
that's driven into
frozen winter shit (the ability to laugh at weakness)
calm
fitter, healthier and more productive
a pig
in a cage
on antibiotics


12 Nisan 2013 Cuma

Istanbul'da yaradılış ve yok oluş.

  Yanımda içinde 30-40 şarkı olan bir mp3 çalar, dünyevi sesleri duymamamı sağlayacak iyi bir kulaklık, iç cebi olan herhangi bir mont, montun iç cebinde alkol oranı %35 üzerinde olan 20 ila 35 cl arası herhangi bir gerçeklik sıvısı ve Istanbul'un yürünebilecek yolları olduğu süre boyunca hiç olmadığım kadar var ediyorum kendimi. 
  Belki gecenin sonunda Beşiktaş'ın sahilindeki banklarda alkol yüzdesi  %4.8 olan filtresiz mat şişelerden bir iki tane içeriz, sen yine beni yok edersin, ne dersin?

10 Nisan 2013 Çarşamba

Gelglt ile çekilen kan.

  Yenmek için adım atmadığımız sürece yenilmiş insanlarız. Biliyorsun ki adım atmak bize göre değil. Bize göre olan göz alabildiğine kaçmak. Kırıp kaçmak. Kırmadan kaçmak. Ortalığı talan edip kaçmak. Ardına bakarak kaçmak. Ardından baktığını bildiğin için kaçmak. Ardından baksın diye kaçmak. Bunların hepsini yaşadık, bilirsin. Ve kaçıp tek başımıza olduğumuzda bile bu olayın içinde iki kişi vardı, hep. 
  Saklanmak konusuna gelelim. Günlük hayat içinde ne güzel renk vermeyiz biz değil mi? Gökkuşağının renkleri arasında rengimizi kaybederiz. Ama gece olunca gerçek renkler ortaya çıkar. Biz hiç gece görüşmedik. Eğlenceli olan hangi renk olduğumuzu bilmemek değil mi? 
  Biz hiç bildiklerimizden emin olamadık, ya da biz hiç bilemedik ki. Gerçek denen şey; bizim için yoktu. Çünkü yaratmadık, mütemadiyen

9 Nisan 2013 Salı

Mütemadiyen

    Mütemadiyen içimizin dört bir tarafı gri renk havada uçuşan düellolarla çevrilmişken bizim yaptığımız tek şey derinlere dalmak. Ardından belki hızlıca çıkarız da barometrelerdeki kırmızı civalar bir anda alçalır, derimizin altındaki kızıl renk akan akarsuların debisi tavan yapar. Biz direnmeyiz. Son 3 sayfasını okumaya kıyamayıp da bitiremediğimiz kitaplar gibi, içimizden çıkacak şeyleri birbirimizin hayal gücüne bırakırız, mütemadiyen
   Mütemadiyen birçok şeyi yaşayıp tükenme-tüketme zevkine ulaşabilirdik. Ellerimizin içinde birbirimizin avuçiçleri değil, koskoca bir hiç olurdu. Bizden. 22+X senden, 22+ ya X ya Y benden. O da şansımız varsa. Ya da onlar da bizim gibi ayrılmaz ve sakat bir hiç'imiz mi olurdu dersin? Belli olmaz. Karışılmaz. Girişilmez böyle şeylere. Yanyana son dakikalarımızı geçiriyor olduğumuzu bilerek bile hiç dokunmadık biz içimize. Bozmak istemediğimiz sabun köpükleri. Içimiz gayet şelalenin düştüğü yerdeki köpükler kıvamındaydı o dakikalar. Sonrasında bataklıkçasına kafamızı koyduğumuzda içine çeken yastıklar. O dakikalarda anlarsın. Ama bizim içimizde hiç pişmanlık olamazdı ki. Tükettiğimize de inanmadık. Tüketemedik ki. Çekoslovakyalılaştıramadık biz içimizdekileri. Kendimiz için her şeyi yaratmasını bildik biz. Ne yokluklarda mutlu olmasını bildik. Alıştık belki. Birlikte hiç mutlu olamadık. Biz için de yarattığımız tek şey bu hiç. Ben severim, seni değil, hiçimizi severim. Hiç'ler tüketilmez bilirsin. Ayrı hayatlarda tüketilecek bolca angarya var. Dünyayı bitirene kadar tüketmeye devam. En son ikimiz kalacağız. Iki yol seçmek yerine tabelanın ortasından tarlaya dalıp ordan yürüyeceğiz. Yarattığımız normal bu, dikine. Başımız dik. Kafanın içindeki et hariç tüm gerçekler bedene ağır geldiğinden beri sırtımız gökte. Yeterince yaratmadık, mütemadiyen.